90’larda Çocuk Olmak…
Nostalji Yolculuğu Başlasın!
Bugün hep birlikte zamanın biraz gerisine gidiyor, renkli ve unutulmaz bir döneme doğru keyifli bir yolculuğa çıkıyoruz: 90’ların çocukluğuna…
90’lar, çocukluğun en saf ve en özgür hâliyle yaşandığı dönemlerden biriydi. Teknolojinin henüz hayatlarımızın merkezine yerleşmediği, mutluluğun küçük şeylerde saklı olduğu yıllardı. O günlerde çocuk olmak; sokakta oyun oynamak, arkadaşlıkları yüz yüze kurmak ve anı biriktirmek demekti.
En büyük heyecanlardan biri, pazar sabahları ev halkı henüz uyanmadan televizyonun karşısına geçip çizgi film izlemekti. Sessizce açılan televizyon, çocukluğun en keyifli ritüellerinden birine dönüşürdü…
90’lar ve TRT Kapanış Ekranı
90’larda televizyon yayınları bugünkü gibi kesintisiz değildi. TRT’nin belirli açılış ve kapanış saatleri bulunurdu.
Hafta içi yayınlar sabah 07.00’de başlar, gece 24.00’te İstiklal Marşı ile sona ererdi. Yayın olmayan saatlerde ise hafızalara kazınan o meşhur kapanış ekranı yer alırdı.
90’larda Çocuk Olmak, televizyonun bile bir saati, bir düzeni ve bir sınırı olduğunu bilerek büyümek demekti.
Cumartesi günleri yayınlar 10.00’da başlar, gece 01.30’a kadar sürerdi. Pazar günleri ise yayın sabah 09.00’da başlar, ertesi gün okul ve iş temposu olduğu için yine gece 24.00’te sona ererdi. Bu nedenle televizyon, günün her an ulaşılabilen bir alışkanlık değil; zamanı gelince izlenen özel bir eğlenceydi.
Susam Sokağı ve Çocuk Programları
Daha ilk notaları duyulduğu anda hepimizi ekran başına toplayan o meşhur başlangıç jeneriği… 🎵
Eminiz ki çoğumuzun kulağında hâlâ o melodi çınlıyordur. İşte o tanıdık sesle başlayan programlardan biri de Susam Sokağı’ydı.
90’ların en unutulmaz yapımlarından biri hiç kuşkusuz Susam Sokağı’ydı.
Eğitici içeriği, renkli karakterleri ve akılda kalan jeneriğiyle çocukların hafızasında özel bir yer edinmişti.
90’larda çocuk olmak, yalnızca eğlenmek değil; izlenen programlardan bir şeyler öğrenerek büyümek anlamına da geliyordu.
Program hafta içi sabah ve öğleden sonra olmak üzere iki kez yayınlanırdı. Öğleden sonraki yayın genellikle sabah bölümünün tekrarı olurdu.
Eğitici yapısı sayesinde öğretmenler tarafından da önerilen bu program, çocukların hem eğlenmesini hem de öğrenmesini amaçlıyordu.
90’ların Çizgi Film Dünyası
90’larda çocuk olanların en iyi bildiği şeylerden biri şuydu:
İstenildiği anda açılıp izlenebilecek sayısız çizgi film kanalı yoktu. Ancak bu durum, izlenen programların değerini daha da artırıyordu.
90’larda çocuk olmak, az seçenekle yetinmeyi ama izlenen her şeyi büyük bir heyecanla beklemeyi öğrenmek demekti.
Taş Devri, Tom ve Jerry, Müfettiş Gadget, Ninja Kaplumbağalar, Casper, Richie Rich, Temel Reis ve daha niceleri…
Her bölüm sabırsızlıkla beklenir, kaçırıldığında ise günlerce tekrarının gelmesi umut edilirdi.
Belki seçenekler azdı ama heyecan büyüktü. İşte 90’ların çocukluğu tam olarak da buydu.

Elbette her şey televizyondan ibaret değildi. 90’lı yılların çocukluğu, ekranların ötesinde bambaşka güzellikler barındırıyordu. Bugün yeniden gördüğümüzde içimizi burkan oyuncaklar, sokak aralarında oynanan oyunlar ve paylaşılan anılar bu dönemin en kıymetli parçalarıydı.
Kız çocukları genellikle ip atlar, evcilik oynar; erkek çocukları ise top peşinde koştururdu. Ancak aslında oyunların kuralları kadar önemli olan şey, birlikte olmanın verdiği mutluluktu.
90’larda çocuk olmak, sokakları oyun alanına çeviren, arkadaşlığı ve paylaşmayı hayatın merkezine koyan bir büyüme biçimiydi.
Acıkan biri olduğunda ise kimsenin eli boş dönmezdi. Kimin annesi müsaitse hemen bir salçalı ekmek hazırlanır, tüm çocuklar aynı sofrada — kimi kaldırımda, kimi merdiven başında — hep birlikte paylaşırdı. O günlerde dostluk da, paylaşmak da son derece doğaldı.
Okul hayatı da 90’lar çocukluğu denince akla gelen en özel anılardan biriydi. O yıllarda kantinden her gün alışveriş yapmak pek mümkün olmazdı. Çoğu çocuk evden beslenmesini getirirdi. Beslenme saatinin en unutulmaz anlarından biri ise, haşlanmış yumurtanın sınıfı kaplayan o meşhur kokusuydu. 🙂
Kantinden alışveriş yapılabildiği günlerde ise bazı ikililer adeta efsaneydi. Fruko gazoz ve simit, pek çok okulda olduğu gibi en çok tercih edilenler arasındaydı.
O küçük mutluluklar, teneffüsleri daha da keyifli hâle getirirdi.
Karneler bugünkü gibi dijital sistemlerden çıkmaz, tamamen elde yazılırdı. İlk dönem sonunda veli tarafından görülüp imzalanır, büyük bir özenle saklanırdı. İkinci dönem başladığında aynı karne yeniden okula götürülür, yıl sonunda tekrar doldurularak öğrencilere teslim edilirdi. Bu nedenle karne, yalnızca bir belge değil; yıl boyunca korunması gereken değerli bir emanet gibiydi.
Derslerdeki değerlendirme sistemi de bugünkünden oldukça farklıydı. Notlar rakamlarla değil; zayıf, geçer, orta, iyi ve pekiyi şeklinde ifade edilirdi. Günümüz sistemine uyarlandığında zayıf 0–44, geçer 45–54, orta 55–69, iyi 70–84 ve pekiyi ise 85–100 aralığını kapsıyordu.
Görmüş olduğunuz karne editörümüzün karnesidir

Birinci sınıfta okuma fişleri ve fiş dosyaları hayatımızın önemli bir parçasıydı. Her hafta yeni bir fiş öğrenilir, okunur ve defterlere özenle yazılırdı. Okumayı öğrenmenin heyecanı, bu küçük kartlarla başlardı.
90’larda çocuk olmak, sabırla öğrenilen harfleri ve her doğru okunuşta duyulan gururu hatırlamak demekti.
Sıralarımızın üzerinde mutlaka bir örtü olur, ceplerimizden kumaş mendil eksik olmazdı. Önlüklerimiz siyahtı; ancak 1990 yılından sonra matem havasını çağrıştırdığı düşünülerek mavi renge dönüştürüldü. Önlüklerin yakasına bembeyaz yakalıklar takılır, kız çocuklarının yakalıkları çoğunlukla dantel olurdu.
90’larda çocuk olmak, tertipli görünmenin ve okul düzenine uyum sağlamanın daha küçük yaşta öğrenilmesiydi.
İlkokul yıllarında kokulu not kâğıtları ve peçeteler büyük bir tutkuydu. Herkes koleksiyon yapar, arkadaşlar arasında aynı olanlar değiş tokuş edilerek çeşitlilik artırılırdı. Özellikle kokulu not kâğıtlarının o kendine has kokusu, aradan yıllar geçse de hafızalardan silinmedi.
O dönemin meşhur silgileri de hâlâ hatırlardadır. Kokusu bir kez duyulduğunda hemen tanınırdı. Daha sonra kanserojen madde içerdiği gerekçesiyle toplatılmış olmaları ise çocuk aklında büyük bir şaşkınlık yaratmıştı.
90’larda çocuk olmak, kokusunu bile unutamadığımız kırtasiye malzemeleriyle büyümekti.
Divit hokkalarıyla yapılan güzel yazı dersleri ise ayrı bir sabır sınavıydı. Mürekkebe bulanan eller, lekelenen önlükler ve defterler arasında düzgün yazı yazmaya çalışılırdı. Zorlanırdık ama yine de eğlenmeyi bilirdik. 🙂
Monami marka pastel boyalar ise pek çok çocuğun hayalini süslerdi. O boyalara sahip olmak, adeta küçük bir ayrıcalık göstergesiydi. Aynı şekilde kapaklı kalem kutuları da “üst sınıf” sayılan okul eşyaları arasında yer alırdı.
90’larda çocuk olmak, küçük detaylarla büyük mutluluklar yaşamaktı.

Teneffüsler, günün en heyecanlı anlarıydı. İp atlanır, sek sek oynanır; okul bahçesi bir anda oyun alanına dönüşürdü. Zil çalar çalmaz herkes kendini dışarı atar, oyun başlamadan yer kapmaya çalışırdı.
Tasolar ise 90’ların başında hayatımıza girmişti. Kısa sürede neredeyse her çocuğun cebinde en az bir tane bulunur olmuştu. Biriktirilir, takas edilir, kaybedilince günlerce üzüntüsü yaşanırdı.
Futbolcu kartlarıyla daha çok erkekler oynasa da, bu oyuna ilgi duyan kız çocukları da az değildi. Kartlar yere dizilir, rüzgârın yönü bile hesaba katılırdı. Kimi zaman kazanmanın sevinci, kimi zaman kaybetmenin burukluğu yaşanırdı.
90’larda Çocuk Olmak, oyunun sadece kazanmak değil; arkadaşlık, rekabet ve kahkaha demek olduğunu bilerek büyümekti.
“Ütmek” ya da “kökmek” gibi kelimeler ise çocukluk dilimizin vazgeçilmezlerindendi. Oyunlarda kazanmayı anlatan bu ifadeler, o günlerin masum rekabetini en iyi özetleyen kelimeler arasında yer alıyordu.

Müzik dinlemek, 90’ların çocukları için başlı başına özel bir deneyimdi. Walkman’ler sayesinde müzik her yere taşınabiliyor, sevilen şarkılar kulaklıklardan dünyaya karışıyordu. O dönem için bu durum oldukça teknolojik ve heyecan vericiydi. 🙂
O yıllara kadar çocukların dünyasında daha çok Mini mini bir kuş, Öğretmenim canım benim, Daha dün annemizin ya da Orda bir köy var uzakta gibi şarkılar yer alırken, 90’lı yıllarla birlikte pop müzik de hayatımıza girmeye başlamıştı. Bu değişim, müzikle kurulan bağı da bambaşka bir noktaya taşıdı.
Kasetlerin başa sarılması, sevilen şarkının gelmesi için sabırla beklenmesi bu deneyimin doğal bir parçasıydı. Her şarkı, ayrı bir hatıraya dönüşürdü.
1991 yılında ise dilden dile dolaşan bir şarkı ortaya çıktı: “Abone”. Yonca Evcimik — namıdiğer Yoncimik — öyle bir şarkıya imza atmıştı ki, neredeyse herkes sözlerini ezbere biliyor, dansını yapmaya çalışıyordu. Okul bahçelerinde, evlerde ve arkadaş ortamlarında bu şarkının ritmi eksik olmazdı.
Ardından peş peşe pek çok unutulmaz şarkı çıktı. Bugün bile dinlendiğinde aynı duyguyu yaşatan o parçalar, 90’ların müzik dünyasını özel kılan detaylardan biri oldu.
Hakan Peker’in “Hey Corç Versene Borç” şarkısı ise müzik derslerinin vazgeçilmezleri arasındaydı. Sınıfça bir ağızdan söylenen o anlar, müziğin birleştirici gücünü en güzel şekilde hissettiren anlardandı. 🙂
90’lar demek, müziği yalnızca dinlemek değil; değişen dönemle birlikte yeni ritimlerle tanışmak, onları hep birlikte keşfetmek demekti.
Teknolojinin henüz bu kadar yaygın olmadığı bir dönemde büyüyen çocuklar, kendi oyuncaklarını üretme konusunda oldukça yaratıcıydı.
Kâğıttan uçaklar, kartondan yapılan evler, boncuklu bilezikler ve el emeğiyle ortaya çıkan küçük oyuncaklar günlük hayatın bir parçasıydı.
Hafta sonları gazetelerle birlikte verilen karton maketler ve kâğıttan bebekler, çocuklar için en keyifli uğraşlardan biri olurdu. Saatlerce kesilir, yapıştırılır; ortaya çıkan her şey büyük bir gururla sergilenirdi.
Büyüklerin de yardımıyla çıtalı uçurtmalar hazırlanır, rüzgârın uygun olduğu günlerde gökyüzüne salıverilirdi. Çıtalı uçurtması olmayanlar ise kâğıttan yapılan basit şeytan uçurtmalarıyla yetinirdi. Önemli olan uçurtmanın türü değil, gökyüzünde süzülüşünü izleyebilmekti.
Plastik mızıkalar, su fışkırtan yüzükler, sulu kanarya düdükleri, top üfleme oyunu ve topaçlar dönemin en sevilen oyuncakları arasındaydı. Her biri çocukluğun neşeli seslerine eşlik ederdi.
Zamanla hayatımıza yeni bir oyuncak daha girmeye başladı: el atarisi, yani yaygın adıyla Tetris. Her evde bulunmasa da olan, olmayanla mutlaka paylaşırdı. O küçük ekranın başında sırayla oynanan dakikalar bile büyük bir mutluluğa dönüşürdü.

Bazı çocuklar okula başlamadan önce okuma yazmayla tanışırdı. Harflere duyulan merak, kitaplara olan heves daha küçük yaşlarda kendini belli ederdi. Okuma bilinmediği zamanlarda bile kitaplar elden düşmez, sayfalar çevrilir, yalnızca resimlerine bakmak bile büyük bir mutluluk olurdu.
Okumayı öğrenme isteği o kadar güçlüydü ki, büyüklerin peşinden ayrılınmaz, sabırla öğretmeleri beklenirdi. Bu süreç çoğu zaman evde, anne desteğiyle gerçekleşir; ilk öğrenilen kelimeler unutulmaz anılara dönüşürdü.
Gazetelerin verdiği Ayşegül serisi, pek çok çocuk için kitap okuma alışkanlığının temelini oluşturdu. Ardından Cin Ali ve Tonton Ali kitapları gelir; her yeni kitap, okuma isteğini biraz daha artırırdı.
O yıllarda İş Bankası ve Ziraat Bankası’nın çocuklar için her ay ücretsiz dağıttığı dergiler de büyük bir heyecanla beklenirdi. Ayı aksatmadan bankaya uğranır, kapıdaki güvenlik görevlisinden dergi alınır ve çoğu zaman aynı gün içinde keyifle okunurdu.
Özellikle İş Bankası Kumbara Dergisinin arka sayfalarında yer alan Elif adlı yazı dizisi, sonraki sayıyı sabırsızlıkla bekleten hikâyelerden biriydi. Her ay devamını görmek, çocuklar için küçük ama çok değerli bir heyecan kaynağıydı.
90’larda çocuk olmak, kitaplarla erken yaşta tanışmak ve okuma sevgisini hayat boyu sürecek bir alışkanlığa dönüştürmek demekti. Bugün duyulan kitap sevgisinin temeli de çoğu zaman o yıllarda atılmıştı. 😌

Nostalji Yolculuğunun Sonu
Belki o yıllar geri gelmeyecek…
Ama 90’ların çocukluğu, hafızamızda hep aynı sıcaklıkla yaşamaya devam edecek.
Sokak aralarında yankılanan kahkahalar, sabırsızlıkla beklenen çizgi filmler, paylaşılan salçalı ekmekler, kasetlerin başa sarıldığı anlar…
Hepsi, bugünkü bizleri biz yapan küçük ama çok kıymetli hatıralardı.
Belki şimdi büyüdük, belki zaman değişti…
Ama içimizde bir yerde hâlâ o çocuk yaşıyor.
Ve ne zaman geçmişten bir iz görsek, yüzümüzde istemsiz bir tebessüm beliriyor. 🙂
Eğer bu yazı size de çocukluğunuzdan bir parçayı hatırlattıysa,
düşüncelerinizi yorumlarda bizimle paylaşmayı unutmayın.
Yazıyı beğenmeyi ve
aynı duyguları yeniden yaşamak için nostalji kategorisindeki diğer yazılarımıza da göz atmayı ihmal etmeyin. 💛
Çünkü bazı anılar unutulmaz…
Sadece hatırlanmayı bekler.












